Her Canlı Ölümü Tadar, Hangi Mezarlıkta?
Kayseri’nin sabahları, beni hep bir yerlere götürür. Bir tür derin düşünceye dalma hali… Şehri, insanları, sokakları her gün yeniden görmek, bir şekilde her anı tekrar tekrar yaşamak bana ilginç gelir. 25 yaşında, bolca günlük tutan, hayata hep duygusal bakan biri olarak, hayatı hep sorgulayan bir ruhum vardır. Ama bazen, bazen sorular öyle bir şekilde gelir ki, çok derin, çok gerçek olur.
“Her canlı ölümü tadacaktır hangi mezarlıkta?” sorusu, o sabah kafamı meşgul eden düşüncelerden biriydi. Hemen not defterime yazdım, kaybolmaması için. Bu soru, hayatla ilgili pek çok sorunun önüne geçti. Ama günün sonunda cevap bulamayacağımı biliyordum. Yine de içimde bir yerde çözülmesi gereken, bilinmeyen bir şey olduğunu hissediyordum.
—
O Anı Hatırlamak: Büyük Baba
Bir zamanlar büyük babamı kaybettim. Kayıp demek ne kadar doğru bilemiyorum, çünkü kaybettiğimiz şeylere her zaman çok değer veririz, ama asıl kayıp bence bizim içimizdeki bir eksikliktir. O eksiklik, hiçbir zaman doldurulamayacak bir boşluktur.
Büyük babamın ölümünden sonra, günlerce uykusuz kaldım. Geceleri, yatağımda dönüp durarak, her düşüncemin içinde kayboldum. Her canlı ölümü tadar, hangi mezarlıkta? Bu soru kafamı kurcalıyordu. Mezarlıklar… Bir tür son durağımız, değil mi? Ama bir yanda da, bir tür başlangıç. İkisi de birbirine çok yakın, birbirine o kadar bağlı ki, insana bir huzur değil, tam tersine bir kaybolmuşluk hissi verir.
Bir gün sabah erkenden, her şeyin daha bir acı geldiği bir sabah, büyük babamın mezarına gittim. Oraya adım atar atmaz, içimde derin bir boşluk hissettim. Gözlerim doldu, ama ağlayamadım. O mezarın başında, o kadar çok şey düşündüm ki; birinin oraya nasıl geldiğini, neler yaşadığını… Acaba mezarın öte tarafında ne var? Bunu hep merak etmişimdir. İçimden bir ses, Hangi mezarlıkta diye hep yankılanır dururdu.
—
Hayatın İronisi
Bir kaç hafta sonra, bir akşamüstü, annemle akşam yemeğini hazırlarken, yine bu soruyu sordum kendime. “Her canlı ölümü tadacaktır, ama hangi mezarlıkta?” Bu kez biraz daha farklı bir şekilde düşündüm. Yani, bu sorunun cevabı mezarlıklarla ilgili bir şey miydi? Ya da bir insanın ölümü, başka bir anlamda, bir başka tür “mezarlık”ta mı gerçekleşiyordu? Çevremizdeki insanların hayatlarının bir kısmı, ölümle sürekli yüzleşiyor, ama bu hayatı takılmadan yaşayabilenler var.
Birden, annem konuştu: “Oğlum, ölüm dediğin bir son değil. Bu bir başlangıç. Sadece bu dünyadaki bir son. Gerçekten ne olacağını bilemezsin, ama seni gerçekten ilgilendiren şey, şu an hayatta olmak.”
Her zaman bildiğimiz ama bazen unutmayı seçtiğimiz bir şeydi bu. Yine de o mezar, o taşlar, hepsi hala var, değil mi? Anlamlı bir yerden çıkmadığını düşündüm, ama bir yanda da her şeyin bir yerinde, bir bağ var. Büyük babamın mezarına her gittiğimde, ölüme dair farklı hisler oluşuyordu. Bazen bir umut, bazen ise bir yalnızlık… Ama her defasında bir şeyler öğrendim.
—
Hayatın Gerçekten Sonu Var mı?
İçimdeki bu eksiklik duygusuyla zaman zaman yüzleşmek, bazen zorlayıcı oluyordu. Ama başka bir yandan, ölümün bir tür “belirsiz”lik olduğunu kabullenmek, bana çok garip bir rahatlık veriyordu. Bir gün, bir arkadaşımın ölümüne dair düşündüğümde fark ettim ki, ölüm bir noktada, çok uzakta olamayacak kadar yakındır. Kendi mezarlığını düşünmek, bazen insanın hissettiği bir huzur gibiydi.
Yani, kim bilir, belki de bu soru, sadece bir düşünce değil, hayata olan bakış açımızı sorgulamamızın bir yolu olabilir. Herkesin ölümü tadacağı gerçeği, o mezarlıkların birbirinden farklı, belki de birbirinden çok uzak olmasını sağlar. Kim bilir, belki de mezarlıklar hayata dair bilmemiz gereken en derin yerlerdir.
—
Son Bir Kez: Anlamlı Bir Yolculuk
O gün, Kayseri’nin şehrin kalabalığından bir adım daha uzaklaştım. Yolda yürürken, bir an birine rastladım. İki küçük çocuk, annelerinin ellerinden tutarak gülerek geçiyorlardı. O an, “Her canlı ölümü tadar, hangi mezarlıkta?” sorusunun cevabının hayatın içindeki her anı anlamlandırmak olduğuna karar verdim. Gerçekten de, ölüm bir anlık son, ama hayat, her anı bir başlangıçtır.
O gün öğle saatlerinde, bir mezarlığa giderken, içimde o kaybolmuşluk hissiyle bir kez daha yüzleştim. Ama bu sefer farklıydı. Mezarlıklara bakarken, sadece sonu değil, oradaki insanların bir zamanlar hayatı nasıl yaşadıklarını düşündüm. O insanların arkasında bıraktıkları izlerin, belki de ölümün kendisinden daha değerli olduğunu fark ettim. O yüzden, o sorunun cevabını bulmam belki de gereksizdi. Ölüler, orada değillerdi, ama yaşadıkları hayatın anlamı vardı.
Hayat ve ölüm, her birimizin yaşadığı, içinden geçtiği, anlamlı bir yolculuk gibiydi. Ve evet, “Her canlı ölümü tadar” ama aslında bu, sadece bir başlangıç. Mezarlıklar, yaşadığımız her anın sonrasındaki anlamı bulmamıza yardımcı olabilir. Ama esas olan, her anı nasıl yaşadığımızdır.